Şehrin İçinde Kaybolduğum O Gün
Kayseri’de hava bazen insanın içine işliyor. Özellikle akşamüstleri… Güneş Erciyes’in arkasına saklanırken gökyüzü sanki yavaş yavaş kapanan bir defter gibi oluyor. O gün de öyle bir gündü.
Yirmi beş yaşındayım. Dışarıdan bakınca “hayatı oturmuş” gibi görünen ama içi hâlâ sürekli sorularla dolu biriyim. Defterlerim var, eskimiş kapaklı, köşeleri kıvrılmış. Her birine bir şeyler yazıyorum ama çoğu zaman yazdıklarım bile beni tam anlatmıyor.
O gün de bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum. Sanki içimdeki ışık, bir yerlerde yanlış bir anahtarın çevrilmesini bekliyordu.
Otobüs Durağında Başlayan Sessizlik
Şehir merkezine inmiştim. Kalabalık vardı ama garip bir şekilde herkes sessiz gibiydi. İnsanlar konuşuyordu, arabalar geçiyordu, ama ben sanki cam bir fanusun içindeydim.
Otobüs durağında beklerken cebimdeki defteri açtım. Bir sayfaya sadece şunu yazmıştım:
“İşığın simgesi nedir?”
Altına bir şey eklememişim. Sanki cevap gelmesini bekliyormuşum gibi.
O an düşündüm. Işık… Bir sokak lambası mıydı? Yoksa bir insanın yüzünde beliren küçük bir gülümseme mi? Belki de ışık, insanın kendini en karanlıkta bile terk etmeyen tarafıydı.
Ama ben o gün ışığı bulamıyordum.
Hayal Kırıklığının Ağır Sessizliği
Otobüs geç geldi. Soğuk biraz daha sertleşti. İnsanlar homurdanıyordu ama kimse gerçekten konuşmuyordu.
İçimde garip bir hayal kırıklığı vardı. Büyük bir şey olmamıştı aslında. Ama bazen hiçbir şey olmaması bile insanı kırabiliyor.
“Ben neden bu kadar boş hissediyorum?” diye sordum kendime.
Defterdeki soruya tekrar baktım: “Işığın simgesi nedir?”
O an cevap verememek sinirimi bozdu. Sanki hayat bana basit bir soru sormuştu ama ben en temel şeyi bile bilmiyordum.
Otobüs geldiğinde içimden sadece şunu geçirdim: “Belki de ışık, yanlış yerde aradığım bir şeydir.”
Geceye Karışan Şehir Işıkları
Otobüsten indiğimde hava tamamen kararmıştı. Kayseri’nin gece hali başka olur. Soğuk daha net hissedilir, ışıklar daha keskin görünür.
Caddede yürürken vitrinlerden taşan sarı ışıklar yüzüme vuruyordu. İnsanların gölgeleri kaldırımda uzayıp kısalıyor, sonra kayboluyordu.
Bir an durdum.
Işıklar vardı ama içimde yoktu.
İşte o an ilk kez net şekilde düşündüm: “Işığın simgesi nedir?”
Bu soru artık basit bir defter notu değil, içimde yankılanan bir boşluk olmuştu.
Bir Kitapçı ve Eski Rafların Hikâyesi
Kendimi küçük bir kitapçının içinde buldum. Kapı açıldığında çan sesi çaldı. İçerisi sıcaktı. Raflar ahşap, ışık sarıydı.
Bir kitabı elime aldım. Tozlu sayfalar arasında gezinirken, satırların arasında kaybolmak istedim.
Kitabın bir sayfasında şu cümle vardı:
“İnsan bazen ışığı dışarıda arar, oysa ışık içeride bir yerde bekler.”
Kalbim hafifçe sıkıştı.
Defterimi açıp tekrar yazdım:
“Işığın simgesi nedir?”
Bu kez altına küçük bir ek yaptım:
“Belki de umut.”
Ama emin değildim. Emin olmamak içimde bir boşluk gibi büyüyordu.
Hayal Kırıklığından Umuda Geçiş
Kitapçıdan çıktığımda yağmur başlamıştı. İnce ince yağıyordu ama şehri yıkayan bir sessizlik bırakıyordu geride.
Şemsiyem yoktu. Islanıyordum ama umursamıyordum.
Bir yandan da içimde garip bir şey oluyordu. Hayal kırıklığım tamamen kaybolmamıştı ama onun yanına küçük bir kıpırtı eklenmişti.
Sanki içimde biri fısıldıyordu:
“Devam et.”
O an düşündüm. Belki de ışık, her şey yolundayken değil; her şey dağılmışken ortaya çıkıyordu.
Yine sordum:
“Işığın simgesi nedir?”
Ama bu kez soru daha yumuşaktı.
Yağmur Altında Gelen Küçük Gerçek
Bir sokak lambasının altında durdum. Yağmur damlaları ışığın içinden geçerken parlıyordu. Her damla küçük bir yıldız gibi görünüyordu.
İşte o an durdum.
İçimde bir şey kırılmadı. Tam tersine, bir şey yerine oturdu.
Belki de ışık, büyük bir anlam değildi.
Belki de ışık, en sıradan şeylerin içinde saklıydı.
Islak saçlarım yüzüme yapışırken deftere son kez baktım:
“Işığın simgesi nedir?”
Ve bu kez cevap yazmadım.
Sadece baktım.
Geçmişin Yankıları ve Kendi İçime Dönüş
Eve döndüğümde üzerim tamamen ıslaktı. Annem bir şeyler söyledi ama duymadım. Oda sessizdi.
Kendimi yatağa bıraktım ve tavana baktım. Tavandaki çatlaklar bile bir şeyler anlatıyor gibiydi.
O gün yaşadığım her şey zihnimde tekrar tekrar dönüyordu. Durağın soğuğu, kitapçının sıcaklığı, yağmurun sesi…
Ve tek bir soru:
“Işığın simgesi nedir?”
Artık bu soru bir bilmeceden çok, bir yol gibi geliyordu.
Defter Sayfalarında Kayıp Kendim
Defterimi açtım. Sayfalar ıslak ellerimden biraz nemlenmişti.
Eski yazılarım vardı:
“Mutlu olacağım.”
“Bir gün her şey netleşecek.”
“Bir anlam bulacağım.”
Ama hiçbirine inancım tam değildi.
Son sayfaya şunu yazdım:
“Belki ışık, anlamı bulmak değil; anlamı aramaya devam etmektir.”
İlk kez içimde bir şey hafifledi.
Kayseri’nin Sessiz Gecesi ve İçimdeki Değişim
Gece ilerledi. Dışarıda rüzgâr vardı. Pencere hafifçe titriyordu.
Şehir ışıkları uzaktan görünüyordu. Her biri ayrı bir hikâye gibi.
O an fark ettim.
Ben ışığı yanlış yerde aramıyordum. Sadece yanlış zamanda bulmaya çalışıyordum.
Işık bazen hemen görünmezdi. Bazen insanın içinden geçmesi gerekirdi.
Ve en önemlisi… bazen insan önce karanlığı tanımalıydı.
Işığın Gerçek Anlamına Yaklaşmak
Sabaha karşı uyumadım. Sadece düşündüm.
“Işığın simgesi nedir?”
Artık bu soru bana yabancı değildi. Hatta korkutmuyordu.
Bir cevap doğmuştu içimde ama kelimelere sığmıyordu.
Işık; umut gibi değildi sadece. Daha fazlasıydı.
Işık; kaybolduğun anda bile yürümeyi seçmekti.
Işık; hayal kırıklığının içinde bile bir şeylerin değişebileceğine inanmaktı.
Işık; insanın kendi içinde taşıdığı, kimsenin göremediği ama yok olmayan bir parçaydı.
Son Düşünce: İçimde Kalan Parıltı
Sabah olduğunda Kayseri’nin gökyüzü açık ve solgundu. Erciyes’in zirvesi beyazdı.
Defterimi kapattım.
Artık aynı soruyu sormuyordum.
Çünkü cevabı dışarıda aramayı bırakmıştım.
“Işığın simgesi nedir?”
Belki de bu soru hiçbir zaman tek bir cevaba sahip değildi.
Belki de ışık, cevabın kendisi değil; onu ararken değişen insandı.
Ve ben o gün değişmiştim.