İçeriğe geç

Aslan kedi midir ?

Aslan Kedi Midir? Bir Hayvanı Tanımlamak, Bilmek ve Ona Karşı Sorumlu Olmak

Bir aslanın gözlerine bakınca aslında ne görüyoruz?

Cumu takipçilerine özel bu yazı, Aslan kedi midir konusunda ayrıntılı bilgi arayanlar için hazırlandı.

Bir hayvanat bahçesinde, belgeselde ya da Afrika savanasında bir aslan gördüğümüzü düşünelim. Muhtemelen ilk anda zihnimizde güçlü bir cümle belirir: “Bu bir aslan.” Ardından belki ikinci bir cümle gelir: “Bu da bir kedi.”

Fakat tam bu noktada tuhaf bir soru ortaya çıkar: Aslan kedi midir?

İlk bakışta bu, çocukça bir sınıflandırma sorusu gibi görünebilir. Oysa sorunun içine biraz daha dikkatle baktığımızda felsefenin en eski meselelerinden birkaçının aynı anda karşımıza çıktığını fark ederiz. Bir şeyin ne olduğunu nasıl biliriz? Bir şeyin “gerçekten” ne olması gerekir? Bir varlığa ilişkin sınıflandırmamız onunla nasıl davranmamız gerektiğini değiştirir mi?

Belki de asıl şaşırtıcı olan, “aslan kedi midir?” sorusunun yanıtının hem “evet” hem de “hayır” olabilmesidir. Biyolojik sınıflandırma açısından aslan açıkça kedigiller familyasına, yani Felidae’ye aittir; bilimsel adı Panthera leo‘dur. Aynı familyada evcil kedi, kaplan, vaşak ve diğer kedigiller de bulunur.

Ama gündelik dilde “kedi” dediğimizde çoğunlukla koltuğun üzerinde uyuyan, mırlayan, evcil hayvanımız olan Felis catus‘u kastederiz. Dolayısıyla bir anlamda aslan kedidir; başka bir anlamda değildir.

İşte felsefe tam burada başlar.

1. Ontoloji: Aslanın “olduğu şey” nedir?

Ontoloji neyi sorar?

Ontoloji, en genel anlamıyla varlığın ne olduğunu, hangi tür varlıkların bulunduğunu ve bir şeyin ne olması gerektiğini araştıran felsefe dalıdır.

“Bu masa nedir?” sorusu ontolojik olabilir. “İnsan nedir?” de öyle. “Bir tür gerçekten var olan bir şey midir, yoksa bizim dünyayı düzenlemek için oluşturduğumuz bir sınıflandırma mıdır?” sorusu ise doğrudan biyolojik ontolojinin merkezine girer.

Aslanı düşündüğümüzde ilk bakışta sorun yokmuş gibi görünür:

  • Aslan bir hayvandır.
  • Memelidir.
  • Etçildir.
  • Panthera cinsinin bir üyesidir.
  • Felidae familyasına aittir.

Fakat “tür” ve “familya” gibi kategorilerin doğası üzerine düşündüğümüzde zemin birden kayganlaşır.

Biyoloji felsefesinde tür kavramının ne olduğu konusunda hâlâ ciddi anlaşmazlıklar vardır. Farklı biyologlar türü üreme ilişkileri, soy bağı, morfoloji, genetik özellikler, ekolojik niş veya evrimsel tarih üzerinden tanımlayabilir. Felsefi literatürde ise türlerin “doğal türler”, kümeler, bireyler veya belirli özellik kümeleri olarak anlaşılması gibi farklı yaklaşımlar bulunur.

Aristoteles’ten Darwin’e: Türün özü var mı?

Aristotelesçi düşüncede bir varlığı ne olduğu yapan öz fikri oldukça güçlüdür. Bir şeyin yüzeysel özelliklerinden bağımsız olarak onu o şey yapan temel bir niteliği olduğu düşünülebilir.

Bu bakış açısından “kedi” kavramını ele alırsak, kedileri kedi yapan bir öz aramaya başlayabiliriz. Dört ayaklı olmak mı? Etçil olmak mı? Pençelere sahip olmak mı? Belirli bir anatomik yapı mı?

Sorun şudur: Bu özelliklerin çoğu başka hayvanlarda da bulunur.

Darwinci evrim anlayışı ise meseleyi daha karmaşık hâle getirir. Türler değişmez, ezelden beri aynı kalan kategoriler olmak yerine tarihsel süreçler içerisinde ortaya çıkarlar. Modern tür felsefesinde bu nedenle biyolojik türlere ilişkin katı özcülük büyük ölçüde problemli kabul edilir. Türlerin bütün üyelerinde bulunan ve yalnızca onlara özgü değişmez bir öz bulmak son derece güçtür.

David Hull gibi düşünürler türleri doğal türlerden ziyade tarihsel-biyolojik bireyler olarak düşünmeyi önermiştir. Buna karşılık başka filozoflar türlerin kümeler olarak anlaşılabileceğini savunmuştur. Daha yakın dönemlerde ise bazı düşünürler “tür” kavramını belirli ilişkiler veya özellik kümeleri üzerinden yeniden temellendirmeye çalışmıştır.

Buradan aslana dönersek ilginç bir sonuç çıkar:

Aslanın “kedi olması”, onun içinde saklı ve değişmez bir “kedi özü” taşıdığı anlamına gelmek zorunda değildir.

Aslan, evrimsel tarihi, genetik ilişkileri, anatomisi ve sınıflandırmadaki konumu nedeniyle kedigiller familyasının bir üyesidir.

Aslanın kedi oluşu bir “öz” değil, bir ilişki olabilir mi?

Bu soru çağdaş biyolojik özcülük tartışmalarının kalbine dokunur.

İlişkisel özcülük, bir organizmanın belirli bir türe ait olmasını onun başka organizmalarla ve soy hattıyla kurduğu ilişkiler üzerinden açıklamaya çalışır. Örneğin belirli bir atadan türeme, üreme ilişkileri veya evrimsel soy gibi bağlantılar önem kazanır. Ancak bu yaklaşımın kendisi de tartışmalıdır; çünkü “Bu organizma neden bu türe aittir?” sorusunu açıklarken ilişkinin kendisinin neye dayandığı sorusu yeniden ortaya çıkabilir.

Yani aslanın kedi olması basit bir etiket değildir. Arkasında evrim, soy, sınıflandırma ve biyolojik gerçeklik üzerine koskoca bir tartışma vardır.

2. Bilgi Kuramı: Aslanın kedi olduğunu nereden biliyoruz?

Ontoloji “Aslan nedir?” diye soruyorsa epistemoloji, yani bilgi kuramı, “Aslanın ne olduğunu nasıl biliyoruz?” diye sorar.

Bu ayrım düşündüğümüzden daha önemlidir.

Bir aslanı ilk kez gördüğümüzde onun aslan olduğunu nasıl anlarız?

Belki yelesini görürüz. Belki gövdesini, yüzünü, davranışlarını veya çıkardığı sesi tanırız. Belki bir biyoloji kitabından öğrenmişizdir. Belki DNA analizi yapılmıştır. Belki bir zoolog bize söylemiştir.

Bunların her biri farklı bilgi yollarıdır.

Görünen şey ile bilinen şey arasındaki mesafe

Gündelik yaşamda kategorileri çoğunlukla algı yoluyla kullanırız. Bir ağacı görür ve “ağaç” deriz. Bir köpeği görür ve “köpek” deriz.

Fakat görünüş yanıltabilir.

Albinizm, genetik farklılıklar, gelişimsel anomaliler veya çevresel etkiler nedeniyle aynı türün üyeleri birbirlerinden ciddi ölçüde farklı görünebilir. Öte yandan farklı türler benzer özelliklere sahip olabilir.

Bu nedenle modern bilim yalnızca gözle görülen özelliklere dayanmaz. Genetik, anatomi, davranış, filogeni ve ekoloji gibi farklı kanıt türlerini birlikte değerlendirir.

Aslanın Panthera leo olduğunu söylemek de yalnızca “bana aslana benziyor” demek değildir. Bilimsel sınıflandırma, belirli araştırma yöntemlerine, karşılaştırmalara ve tarihsel bilgi birikimine dayanır. IUCN’nin güncel taksonomik kaydı da aslanı Mammalia sınıfı, Carnivora takımı ve Felidae familyası içinde Panthera leo olarak sınıflandırır.

Wittgenstein ve “kedi” kelimesinin sınırları

Burada Ludwig Wittgenstein’ın dil felsefesi son derece verimli bir kapı açar.

Wittgenstein, kavramların her zaman tek ve değişmez bir öz üzerinden kurulmadığını; bazı kavramların “aile benzerlikleri” taşıdığını savunur. Satranç, oyun veya başka gündelik kavramlarda bütün örnekleri birbirine bağlayan tek bir özellik bulmak yerine, çeşitli örnekler arasında örtüşen benzerlikler görürüz.

Bu düşünceyi “kedi” kavramına uygulamak mümkündür.

Ev kedisi ile aslan arasında ne vardır?

Benzer anatomi, evrimsel akrabalık, davranış örüntüleri ve ortak biyolojik özellikler.

Ama aralarında ne yoktur?

Evcil olma, büyüklük, sosyal yapı, habitat, insanlarla ilişki biçimi ve daha birçok özellik.

Tür kavramlarını “aile benzerliği” veya özellik kümeleri üzerinden değerlendiren çağdaş çalışmalar da Wittgenstein’ın yaklaşımının biyolojik tür problemine uygulanabileceğini savunmuştur. Bu yaklaşım, türlerin tek bir zorunlu öz üzerinden tanımlanması yerine birbiriyle örtüşen özellikler ve amaçlara göre farklı sınıflandırmalar kullanılmasına olanak tanır.

Burada epistemolojik açıdan çok önemli bir ders vardır:

Bir kavramın sınırlarının bulanık olması, onun anlamsız olduğu anlamına gelmez.

“Kedi” kavramı matematiksel bir denklem kadar keskin olmayabilir. Ama yine de dünyayı anlamamızda son derece işlevseldir.

3. Etik: Aslanın kedi olması neden ahlaki açıdan önemli?

Belki de sorunun en beklenmedik tarafı budur.

Bir varlığın ne olduğunu belirlemekle ona nasıl davranmamız gerektiği arasında gerçekten bir bağ var mıdır?

Etik burada devreye girer.

Hayvanı sınıflandırmak mı, hayvanı önemsemek mi?

Bir aslanı yalnızca “yırtıcı hayvan” olarak gördüğümüzde onun öldürülmesini, hapsedilmesini veya doğal yaşam alanından uzaklaştırılmasını başka türlü değerlendirebiliriz.

Onu “duyarlı bir canlı” olarak gördüğümüzde ise değerlendirmemiz değişebilir.

Hayvan etiğinin temel tartışmalarından biri tam da budur: Bir canlıya ahlaki önem kazandıran şey nedir?

Sadece insan olmak mı?

Dil kullanmak mı?

Rasyonel düşünmek mi?

Ahlaki muhakeme yapabilmek mi?

Yoksa acı çekebilmek, haz duyabilmek ve kendi yaşamına sahip olmak gibi özellikler mi?

Çağdaş hayvan etiği literatüründe “türcülük” kavramı, yalnızca insan türüne ait olmayı ahlaki açıdan belirleyici kabul eden yaklaşımları eleştirmek için kullanılır. Özellikle hayvanların acı çekebilme kapasitesinin ahlaki değerlendirmede önem taşıması gerektiği savunulmuştur.

Peter Singer ve acı çekme ölçütü

Peter Singer’ın faydacı hayvan etiği yaklaşımında belirleyici soru, bir varlığın hangi türden olduğu olmaktan ziyade acı ve haz deneyimleyip deneyimleyemediğidir.

Bu düşünce aslanı etik açıdan ilginç bir konuma taşır.

Bir aslanın insan gibi konuşamaması onun acı çekmediğini göstermez.

Bir aslanın insan ahlakına ilişkin kavramlara sahip olmaması, onun kötü muameleye maruz kalmasının önemsiz olduğu anlamına gelmez.

Burada felsefi bir adaletsizlik ihtimali belirir: Bir canlıyı anlamakta zorlanmamız, ona karşı sorumluluğumuzun daha az olduğu anlamına mı gelmelidir?

Hayvanat bahçesi ikilemi

Aslanı doğal yaşam alanında görmek ile onu koruma amacıyla kontrollü bir ortamda tutmak arasında da etik bir gerilim vardır.

Bir hayvanat bahçesi, nesli tehdit altındaki bir tür için koruma ve eğitim işlevi görebilir. Ancak aynı zamanda hayvanın hareket alanını, sosyal ilişkilerini ve doğal davranışlarını sınırlandırabilir.

Burada basit bir “iyi” veya “kötü” cevabı bulmak kolay değildir.

Etik ikilem tam olarak burada ortaya çıkar:

  • Bir aslanın bireysel refahı mı önceliklidir?
  • Yoksa türün uzun vadeli korunması mı?
  • İnsanların doğayı öğrenmesi için hayvanların kontrollü ortamlarda bulunması meşru mudur?
  • Bir türü korumak için tek tek hayvanların özgürlüğünü sınırlamak kabul edilebilir mi?
  • İnsanların geçmişte neden olduğu habitat kaybını telafi etmek için başka bir müdahalede bulunmak ne ölçüde haklıdır?

Bu soruların her biri “aslan nedir?” sorusunun etik uzantısıdır.

4. Aslan, kedi ve insan: Kavramların duygusal tarafı

İşin ilginç tarafı, “kedi” kelimesinin yalnızca bilimsel bir sınıflandırma olmamasıdır.

“Kedi” dediğimizde birçoğumuzun zihninde yumuşak tüyler, ev, sıcaklık, mırlama ve yakınlık canlanır.

“Aslan” dediğimizde ise güç, tehlike, vahşilik, özgürlük ve ihtişam gibi çağrışımlar belirir.

Oysa aynı biyolojik familyanın üyelerinden söz ediyoruz.

Bu durum bize kavramların yalnızca dünyayı temsil etmediğini, dünyaya verdiğimiz anlamı da şekillendirdiğini gösterir.

Aslanı “büyük kedi” olarak görmek onun hakkındaki algımızı yumuşatabilir. “Vahşi canavar” olarak görmek ise mesafeyi artırabilir.

Bazen bir kelime, farkında olmadan ahlaki tavrımızın ilk adımını oluşturur.

Wittgenstein’ın aslanı ve dilin sınırı

Wittgenstein’a atfedilen ünlü düşünce deneylerinden biri, “Bir aslan konuşabilseydi onu anlayamazdık” fikri etrafında şekillenir. Bu ifade, hayvanların yalnızca dil bilmediği için değil, dünyayı deneyimleme biçimleri bizimkinden farklı olabileceği için de anlaşılmalarının problemli olabileceğini düşündürür. Çağdaş hayvan felsefesinde bu fikir, insan-hayvan ayrımı, dil ve etik arasındaki ilişkiyi tartışmak için kullanılmıştır.

Bu düşünce beni daha rahatsız edici bir soruya götürür:

Bir hayvanın bizim dilimizi konuşamaması, onun deneyiminin daha az gerçek olduğu anlamına gelir mi?

Belki de etik sorunun en derin biçimi burada ortaya çıkar. Başkasının iç dünyasına tam olarak erişemiyorsak, onu nasıl ciddiye alırız?

Bu sorun yalnızca hayvanlara ilişkin değildir. İnsanlar arasında bile birbirimizin deneyimlerini bütünüyle bilemeyiz. Bir başkasının acısını doğrudan yaşamayız; onu ifadelerinden, davranışlarından ve bedeninden çıkarsarız.

Dolayısıyla hayvanlara ilişkin epistemolojik sınır, insan ilişkilerindeki daha genel bir epistemolojik sınırın büyütülmüş hâli olabilir.

5. Güncel tartışmalar: Türler gerçekten var mı?

Modern bilim ilerledikçe “tür” kavramının daha netleşeceğini düşünmek kolaydır. Fakat paradoksal biçimde bilimsel bilgi arttıkça bazı kavramsal sorunlar daha görünür hâle gelmiştir.

Biyolojide türün tek ve evrensel bir tanımının bulunup bulunamayacağı tartışmalıdır. Tür monizmi tek bir doğru tür kavramı ararken, tür çoğulculuğu farklı bilimsel amaçların farklı tür kavramlarını meşru kılabileceğini savunur.

Bu tartışma yalnızca akademik bir ayrıntı değildir.

Çünkü tür kavramları çevre hukukundan koruma politikalarına, nesli tükenmekte olan canlıların belirlenmesinden evrimsel araştırmalara kadar gerçek sonuçlar doğurur.

Bir türün sınırlarını nasıl çizdiğimiz, hangi canlıları korumaya değer gördüğümüzü etkileyebilir.

Bu nedenle ontoloji ile etik birbirinden tamamen kopuk değildir.

Yapay zekâ ve yeni bir sınıflandırma problemi

Bugün görüntü tanıma sistemlerinin bir hayvan fotoğrafına bakıp “lion” veya “cat” etiketi vermesi, eski felsefi problemi yeni bir biçimde karşımıza çıkarıyor.

Bir yapay zekâ aslanı yüzde 97 olasılıkla “cat” olarak sınıflandırabilir.

Peki bu ne demektir?

Makine gerçekten aslanı “anlamış” mıdır?

Yoksa yalnızca belirli görsel özelliklerin istatistiksel örüntüsünü mü yakalamıştır?

Bu soru çağdaş epistemoloji açısından önemlidir. Çünkü sınıflandırmanın doğru olması ile anlamanın gerçekleşmesi aynı şey olmayabilir.

Bir sistem aslanı doğru etiketleyebilir fakat “aslan olmanın” ne anlama geldiğini hiçbir şekilde deneyimlemeyebilir.

Burada klasik bilgi problemi, yapay zekâ çağında yeniden belirir:

Doğru bir sınıflandırma bilgi midir, yoksa bilginin yalnızca küçük bir parçası mıdır?

6. Ontoloji, epistemoloji ve etik neden birlikte düşünülmeli?

“Aslan kedi midir?” sorusunu yalnızca biyolojiye bırakırsak cevap basittir: Evet, aslan Felidae familyasının bir üyesidir.

Ama felsefi soru bununla bitmez.

Ontolojik soru

“Aslan gerçekten nedir?”

Bu soru türlerin, familyaların, canlıların ve biyolojik kategorilerin gerçekliğini araştırır.

Bilgi kuramı sorusu

“Aslanın ne olduğunu nasıl biliyoruz?”

Bu soru gözlem, kanıt, sınıflandırma, bilimsel modeller ve dilin rolünü araştırır.

Etik soru

“Aslanın ne olduğunu bilmemiz, ona karşı nasıl davranmamız gerektiğini değiştirir mi?”

Bu soru hayvanların ahlaki statüsünü, acıyı, özgürlüğü, insan merkezcilik sorununu ve doğaya karşı sorumluluğumuzu gündeme getirir.

Bu üç alanı birbirinden ayırmak öğretici olabilir, fakat gerçek yaşamda birbirlerine sürekli dokunurlar.

Bir canlıyı nasıl sınıflandırdığımız, onu nasıl gördüğümüzü etkiler.

Onu nasıl gördüğümüz, ne bildiğimizi düşündüğümüzü etkiler.

Ne olduğunu ve ne yaşadığını düşündüğümüz ise ona nasıl davranacağımızı etkileyebilir.

7. “Aslan kedi midir?” sorusunun beklenmedik cevabı

Şimdi başlangıçtaki soruya geri dönebiliriz.

Aslan kedi midir?

Biyolojik taksonomi açısından: Evet. Aslan Felidae familyasının bir üyesidir.

Gündelik dil açısından: Genellikle hayır; “kedi” sözcüğü çoğu zaman evcil kediyi ifade eder.

Ontolojik açıdan: “Kedi” kategorisinin kendisinin ne tür bir gerçekliğe sahip olduğunu sorgulamamız gerekir.

Epistemolojik açıdan: Bu kategoriyi hangi kanıtlar, kavramlar ve bilimsel modeller aracılığıyla kurduğumuzu araştırmamız gerekir.

Etik açıdan: Bir canlıyı nasıl adlandırdığımız, onun ahlaki statüsünü tek başına belirlemese de ona ilişkin tutumlarımızı etkileyebilir.

Dolayısıyla soru aslında aslandan daha büyüktür.

Bize “Bir şeyin ne olduğunu söylemek ne demektir?” diye sorar.

Bu yazının sonunda Aslan kedi midir hakkında temel resmi tamamlamış olduk.

Sonuç: Bir aslana baktığımızda aslında ne görüyoruz?

Belki bir gün bir aslanın gözlerine uzun süre bakma fırsatı bulamayacağız. Belki bir belgesel ekranında yalnızca birkaç saniye göreceğiz. Belki bir kitap sayfasında karşılaşacağız. Fakat o anda zihnimiz yine aynı şeyi yapacak: gördüğümüz varlığı bir kategoriye yerleştirecek.

“Aslan.”

“Kedi.”

“Hayvan.”

“Yırtıcı.”

“Canlı.”

Her kelime dünyaya bir sınır çizer.

Fakat felsefe bize çizdiğimiz sınırların her zaman doğanın kendisi olmadığını hatırlatır. Türlerin ontolojik statüsü hâlâ tartışmalıdır; biyologlar ve filozoflar tür kavramının tek bir tanımda birleşip birleşemeyeceğini tartışmaktadır.

Belki de olgun düşünmenin bir parçası, kategorilere sahip olmakla kategorilerin mutlak olduğunu düşünmek arasındaki farkı öğrenmektir.

Aslan kedidir.

Ama “kedi” dediğimiz şeyin ne olduğu konusunda düşündüğümüzde, bu basit cümle birdenbire karmaşıklaşır.

Ve belki asıl değerli soru da budur:

Bir varlığı doğru adlandırdığımızı düşündüğümüzde, onu gerçekten anlamış mı oluruz?

Bir canlı hakkında yeterince bilimsel bilgiye sahip olduğumuzda, onun nasıl bir dünya yaşadığını kavramış olur muyuz?

Ve onun ne olduğunu daha iyi öğrendiğimizde, ona karşı daha iyi davranmak zorunda olduğumuzu kabul etmeye hazır mıyız?

Belki de felsefenin insanda bıraktığı en güçlü iz, kesin cevaplardan çok bu huzursuzluğu korumaktır.

Çünkü bazen bir aslanın kedi olup olmadığını sormak, aslanı anlamaktan önce kendimizi anlamaya başlamaktır.

Belki asıl soru şudur:

Dünyadaki canlıları adlandırırken onları gerçekten mi tanıyoruz, yoksa yalnızca kendimize anlaşılır hâle getirecek biçimde mi yeniden yaratıyoruz?

Filozofların görüşlerini daha dengeli karşılaştır

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

mecidiyeköy escort tulipbet güncel
https://www.nini.com.tr https://psikolojiblogu.com.tr https://sunraymedical.com.tr Sitemap